20 Haziran 2017 Salı

tek perdelik aşk düşü...

bin yıldır falan yazmamışım gibi... neden buradayım? çünkü yine boğazımda dizili söylenmemiş şeyler var. bazı şeyler var ki anladım dertleşerek çözümlenmeyen. cevabı içimizde saklı. kimsenin hissetmediği şeyleri anlamasını beklemek vakit kaybı. kendine ait sıradışı detayları paylaşmaksa çırılçıplak hissettiriyor.

buraya kadar okuyanlar diyecekler ki... "hahh yine bişey olmuş şikayete gelmiş." haklılar belki de, benim herkese açık günlüğüm olmuştur burası. ne oldu? cesaretsiz insanlara güvenilmeyeceğini öğrendim. ben tesadüflere inanmam. karşımıza çıkanlardan illa ki bir şey öğreneceğimize inanırım. bazen her şeyin bir bedeli oluyor:)

ilk defa aşktan yoruldum. iki kişilik hikayeyi tek başıma yazdım, oynadım, yönettim. aşk bunun neresinde? tam kalbinde. ne istediğini bilmek de yeterli olmuyor bazı durumlarda. her şeyi kontrol edemiyoruz. işler istediğimiz şekilde yürümeyince duraksıyoruz. durunca her şey yerinde saymaya başlıyor. hadii dön başa sil baştan. aynı sahneyi kaç kere gördüm, oynadım bilmiyorum. karşımdakinin tepkilerine kadar ezberledim ki bir noktadan sonra ona da karışır oldum. en sonunda duvara konuşuyorum gibi hissederken belki bininci kere... cidden kapı duvar oldu. gitti... vee perde!

giden zamana değil de benim kendisine ayna olduğumu söyleyenin kendine tahammül edemeyip gidişini izlemek üzdü. kendisiyle barıştırmak istedim ara bulmak için uğraştım.. sonunda başardı ama benden uzakta yalnız başına. şimdi döner mi yeniden aynı aynaya bakmaya, kendiyle yüzleşmeye? sanmıyorum. hiçbir zaman çok cesur biri olmamıştır hayatı boyunca. egoları balon, karakteriyse giden fazlalıkları kadar olan birinden bahsediyoruz. biraz ağır olacak ama kusura bakmasın artık. aslında eleştiri için yeterince açık sözlü olan duygularına geldiğinde ketumlaştı. sevdiğimi söylememle birlikte egosu güçlendi.

üstüme vazife miydi özgüveni olmayan birine sonradan aşılama yapmak? yardım istedi. konuşmaya başladım. anlattıkça altından yaralar olduğu çıktı. merhametim önce hafiften acımaya, sonra bağlılığa en sonunda aşka dönüştü. onun beni seçmesi piyangoydu. belki seçebileceği en duyarlı insanı seçti. yarabandı oldum. hayranlıkla başlayan adı konamadığı için etiketsiz kaldı. neydik? ne olabilirdik? akışına bırak kezbanlık etme dedim. iyi halt ettim:) bir yere varması gerekmediği için rahatlayan insanlar olarak ne idüğü belirsiz konuşmalar, kahkahalar, dertleşmeler, yer yer çatışmalar, yersiz inatlaşmalar, ego savaşlarında boğulduk. benim beklentiye gireceğimi kurup fantastik öğelerle dolu hayal gücünde tuhaf yansımalar üretip atar yaptı. kendi haline bırakıp huni taktım. huniyi görüp daha da panikle iyice batırdı. sağolsun. aslında hayattan tek beklentisi huzur ve güven olan benim için hayatı bulutlar üzerinde geçen biri pek uygun değildi. "olsun ama aynı gökyüzünün altındayız ya." demiştim. nasıl bir pollyannaysam demek. bazen özlediğimde bulutlara bakarım hala.

tanıdığım, karşılaştığım kimseye benzemiyordu ama kendini benimle özdeşletirdi. belki laf olsun diye söyledi ben çok ciddiye aldım şahsına münhasır bulduğum için kendimi...

bir hikaye daha bitti. doğum günüme 1 hafta kaldı. mum üflerken dilenen dileklerin gerçek olduğuna inanırım. artık 30 yaşına giriyorum. aptal yirmiler geride kaldı. bundan sonrası çok farklı olacak. giderayak bile aldığım hayat dersleri var. sevmeyi bilmeyeni sevginin varlığına inandıramamak gibi:) sevilebileceği en üst noktada sevmiştim oysa. gün gelir aklına düşer belki dudağının kenarında bir gülümsemeyle hatırlar neon turuncu uçuşan etekli ukala kızı:) umarım çok geç olmaz.